Cuma, Mart 31, 2006
daha önce bi kere daha sobelendim ama yüzsüz olduğum için saklanmaya devam ettim, ama bi kere daha sobelenince bari ikisini bi arada çıkarıp ucuza kapatayım dedim..Bi nevi toptancılık işte ;) Neyse fazla uzatmayayım, işte sorular ve şok eden cevapları..Dan dan dan!!

misteRio'nun ebesi-sobesi;

Hayatınızın merkezinde olan,yapılması tehlike içeren işleriniz;
*Öğrenci rahatlığından kurtulamamak
*Tek başıma alkol almak(çok tehlikeliyimdir bu hususta)
*Aşırı bağlanmak
*Miras değil alınteri felsefesiyle Beşiktaş'a aşık olmak

Melodilerin arkasından kan ter içinde gittiğiniz,vazgeçemeyeceğiniz müzik lezzetleriniz;
*Yaşar her zaman için 1 numaradır gönlümde, hep de öyle kalacaktır..Gençliğimin aşk şarkıcısıdır..Gitar çalarsam onun şarkılarını söylemek için çalarım birgün..
*Ahmet Kaya sıkıntılarımın adamıdır..Gözümden yaş akacaksa, boğazımdan rakı geçecekse onsuz olmaz..
*Haluk Levent'le ve SOAD'la gaza gelip
*Düş Sokağı Sakinleri ve Onur Akın'la yumuşamak

Yediğiniz halde" ben bununla doymam" diye çemkireceğiniz kadar karşısında zayıf olduğunuz yemekler;
*sucuklu tost
*sucuklu yumurta
*sahanda yumurta
*çekirdek
ne kadar yersem yiyeyim, hep daha fazlasını isterim :)

İzlemekten keyif alırken reyting canavarına maruz kalıp yayından kaldırılan dizileriniz;
Hiç olmadı galiba, izlediğim bütün diziler uzun soluklu oldu ve hepsi başarılıydı..

Şu an "ben burada ne yapıyorum, kim getirdi beni buraya "sorularına maruz kalmaksızın ruhunuzun olmak istediği yerler;
*misteRio'nun kalbinin içi(özel ve çok dikkat edilmesi gereken bi husus :) )
*İngiltere'de herhangi bir tribünün veya pubun içi(çok fanatigim elleşmeyin liviiiirpuuul)
*Piramitlerin gizli bölmeleri ve mumyaların yanı(azcık incelesem fena olmaz hani)
*Lise sınıfım(öyle bi sınıf bi daha oluşmayacak biliyorum :( )

Elma da desem çıkma..Sobelenirsin sonra" felsefesiyle nişan aldığınız blogger arkadaşlarınız;
* gamzeli(sen misin beni sobeleyen :) )
*uzay (hadi ama bi ebele sende :) )
*özge
*tugçe


gamzenin ebesi-sobesi;

soru 1:Einstein sobelediği kimdir ve neden???
cevap:bana sözü var zaten biz beşik sobelettirigiyiz, o yüzden beni sobeleyecek kusra bakmayın ;)

soru 2:Okuduğunda seni en çok etkileyen kitap???
cevap:Vatan Dediler(Oktay Akbal'ın bütün kitaplarını okuyasım gelmişti ama çabuk söndüm :) )

soru 3:Takip ettiğin dergi???
cevap:küçükken bi dandik futbol dergisi vardı, ondan beri dergilerle aram yok

soru 4:Günlük okuduğun gazete???
cevap:eve hergün Cumhuriyet girer, ben de nasiplenirim kendimce..Renkli gazeteleri sevmem, arada netten Hürriyet okurum ama sadece o kadar :)

soru 5:En yaramaz çocukluk anın???
cevap:annemin kafasına kül tablası fırlatma teşebbüsüm(0-1 yaş arası), teyzemi eve almama ve komşuda sinirimin geçmesini beklemesi(3-7 yaş arası), yine aynı teyzemi köy meydanında saçından sürümeye çalışmam(5-7 yaş arası) :)

soru 6:Televizyon yapımcısı olsan yapmak istediğin program ne olurdu???
cevap:güzel bi açık oturum veya belgesel programı yapabilirdim

soru 7:Sobelediğim arkadaşlarım :)) hadi iş başına
cevap: misteRio(iki koldan saldırıyorum burcyniminiyle ;) )
bulsara(unknown olan hazıfasını bi tazelesin diye :) )
 
posted by Irreducible at 8:23 ÖS | 8 comments
Gözüm daldı az önce dışardaki agacın birine bakarken..Çevresindeki bütün ağaçlar yeşillenmeye başlamışken, o halen bir tek yaprağını bile büyütememiş, güneşin önüne serememiş..Yapraklarını heralde sonbaharda dökmüş olmalı..Çıplak kalmış buz gibi havalarda..Üşümüş olmalı..Bu agaç için yapabileceğim bir şey yok..Ankara'nın havası serttir çünkü, ayaz çarpar bütün tabiatı..Kara kışlar yaşamaz belki ama kuru kışlar yaşar her zaman..İnsana da yaşatır bunu derin bir şekilde..Canın sıkılır, yüzme bildiğini sanmana rağmen boğulursun her dakika..Nefes alışverişlerin değişir..Bedenin ağır gelir, çökersin ilk bulduğun yere..Bir çıkış yolu ararsın ama bulamazsın..Eve hapsetmek istersin kendini..Sessiz sessiz camdan dışarı bakarsın..Baktıkça için kararır, eline telefonu alırsın..Birini arama ihtiyacı duyarsın..Varsa bir sevgilin onu düşünürsün..Kendine bir çay koyarsın, bakkaldan aldığın çubuk krakerle doyurmaya çalışırsın karnını..Annen, baban evde olmasına rağmen yanlarına çıkmak istemezsin..Akşam olmasını iple çekersin..
Uyumak istersin, çünkü düşüncelerini bir sonraki güne ertelersin..
Bir değnek hayal edersin, bi dokunşta bütün sıkıntılarını alacak..
Bir an düşlersin bulutların üstüne çıkacağın..
Bir hayat istersin herşeyini gönlünce ayarlayabildiğin..
Bir de en son bunların hepsinin olmayacağını bile bile istemeye devam edersin..
Ben istemekten ve beklemekten biraz yoruldum..
Biraz dinlenmem lazım..İyi uykular bana..
 
posted by Irreducible at 11:23 ÖÖ | 6 comments
Perşembe, Mart 30, 2006
Dün işten eve erken geldim, şans eseri değişmesi gereken elektronik bi aletin değiştirme görevini bana verdiler..Omuzlarımdaki bu ağır yükün altında ezilecektim nerdeyse :) 1.5 dakika içerisinde değiştirip işlemi tamamladıktan sonra, şirketin soförü olan abi evimin yanına kadar bıraktı beni..Tam bu noktada başladı ebeveynsel mevzular :) Anlatayım da okuyun..

Eve erken gitmişken bu günü değerlendirmek lazım diye düşündüm ve babamı kolundan tuttuğum gibi araba sürmeye götürdüm..Çıkardım 3 şeritli bi yola, verdim direksiyonu kendisine..Bas gaza, 3'e al, baba araba bağırıyo duymuyo musun, şeridinde git, sağa geç, sinyal niye vermiyosun, vites değiştirirken direksiyonu sallama, sola dön diyorum sen sağa dönüyosun, baba naapıyoooon yaaa gibi cümleler kurdum bi 5-10 dakika :)) Sonra ne mi oldu, 3 şeritli bir yolda ışıkta takıldık..En sağda, ben başıma geleceği bildigim için hemen elimi 4'lülere ve el frenine attım :) Ve başıma gelen oldu tabi ki babam arabayı kaldıramadı, heyecanlandı..Arabanın istop ettiğini bile anlayamadı, ben tekrar çalıştırdım ama yine istop edince korku ve panik içinde çocuklar gibi beni bu trafiğe niye soktun dedi :) Trafik dediği de arkadan gelen 10 araba :) Zaten babamı takan yok, herkes soldan geçip gidiyodu :)
*İşte bu küçük anı babamın cesaretsizliği..

Velhasıl kelam babam kalktı direksiyon başından ve bana verdi, daha 100 metre gitmeden bi de ne göreyim bir bayan karşıdan geliyo!!Ters şeride girmiş ve yolun ortasında :) "Zorrrt, zaart, düüüt, dalili dalili" gibi farklı korna sesleri ve küfürler eşliginde özür diledi herkesten :) Sonra annemi alalım dedik eve giderken madem yol üstünde..Gittik okulun kapısının önünde pusuya yattık..Babam içeri girdi, bekledim bekledim ses, seda yok..Ben de kendi çapımda Levent Yüksel dinledim arabada..Babam da o arada anneme ulaşmak için 15212 kere çagrı bırakmış ama açan yok..Zil çaldı, servisler gitti..Babam da annem de servisle gitmiştir diye arabaya döndü..Eve vardık, biraz bekledik annem halen yok..Babam yine aradı annemi, bu sefer açtı dolmuştayım dedi..Yahu dellenmemek elde değil bir adet telefon almışız biz sana, niye duyamayacağın şekle getirirsin onu..İnsan arada sırada açıp bakmaz mı arayan soran var mı diye..
* İşte bu da annemin teknolojiye karşı ilgisi!!

İşte dünüm böyle geçti..Ha bunu niye yazdın buraya derseniz bilmiyorum, yazacak bişey bulamadım galiba :) Aslında yazacak çok şey var ama yazacak ortam yok :(

Bitsin artık şu staj, ben okulumu özlediiiim ;(
 
posted by Irreducible at 1:22 ÖS | 7 comments
Salı, Mart 28, 2006

Geçen günlerin birinde kendime izin verdim..Arabayla geldim işe, tabi öyle olunca 5-10 dakika erken çıktım durumdan istifade..Gün henüz yeni kararıyordu, güneş batmamış selamlıyordu önümdeki yolda beni..Gözlerime gözlerime inceden yansıyordu ışıgı..Çok huzurlu hissettim kendimi işte o anda..Hep özenmişimdir oldum olası güneşe karşı bir yerlere gidenlere..Amerikan filmlerinde olur belki siz de bilirsiniz..Teksas'tan uzanan toprak yolda eskimiş bir arabayla yola çıkan uzamış sakallı kahramanımız, agzındaki tahta parçasını kürdan niyetine şekil olsun diye bir o yana, bir bu yana çevirir diliyle..Radyoda çalan country müzigi..Yanında camdan kafasını uzatmış bir köpek..Yolda otostop çeken güzel bir kız :) Güneş ufka kadar uzanan dağların arkasında usulca batarken, kahramanımız da şarkıya eşlik etmiş vaziyette hiç bir şey düşünmeden direksiyon sallar..Huzur ve dinginlik içinde gözleri kapanıncaya kadar sürer arabasını..Ahanda işte aynen böyle hissettim bende geçen gün..Sıra bana gelmiş gibiydi işte o an..Sıra sıra dağlar olmasa da önümde, gökyüzündeki bulutları seçebiliyordum hafiften..Hani biri çıksa da geride bırak herşeyi, hiçbir şey düşünme, ben her şeyi halledicem, sen sadece yüreğinin götürdüğü yere git dese, 470 km hiç durmadan giderdim..Arkada bugün dilime dolanan Asi ve Mavi'yle..Ya da esecek kafama bir gün yine aynı şarkıyı söyleyerek gideceğim kalbimi bıraktığım şehire..
Habersiz gitmenin asiliği..
Gökyüzünün maviliğiyle..


Oysa ben senden neler neler isterdim
Senli sevdalarda dogmak isterdim
Sabahlar isterdim, asi ve mavi
Büyusün isterdim ışıgın rengi


* Resim çalıntıdır :)

 
posted by Irreducible at 1:38 ÖS | 9 comments
Pazartesi, Mart 27, 2006
Dün uzun zaman sonra izlemek istediğim Gönül Yarası filmini izledim..İzlerken bir kez daha gördüm Şener Şen’in ustalığını..Bir insana her rol, her karakter bu kadar mı yakışır..Bir insan girdiği her kalıba bu kadar mı güzel uyum sağlar..Sanatın, sanatçının bu kadar ucuza alınıp, satıldığı bir ülkede eşine zor rastlanan bir sanatçıdır bence Şener Şen..Adı geçen her filmi gözüm kapalı izlemişimdir..Hem de bir kez değil, defalarca..Eskinin komik adamı, jestleriyle, mimikleriyle insanı güldüren birazcık düzenbaz, birazcık sahtekar insanı, zaman geçtikçe dağların eşkıyası, gönüllerdeki yaranın sebebi oldu..Adını attığı bütün projelerden ustaca kalktı..Şimdi birazcık Şener amcanın en beğendiğim filmlerine bakalım, ne dersiniz :)

Sadece şehirler arası yollarda otobüslerde bile 3-4 kere izlemişimdir Zügürt Ağa’yı :) Ağalık kültürünün, toprağa dayalı sistemdeki gücün, şanın, şöhretin ince dokundurmalarla belki en güzel anlatıldığı filmdir..Zaman değiştikçe, gereksinimler gitgide arttıkça, köyün, ağalığın bitişinin bir gösterisidir..İhtişamlı günlerin bitmesiyle elde avuçta ne varsa satan, çiğ köfteciğe bel bağlayan, o her gün sildirdiği siyah çizmesini son ana kadar satmayan ve filmin sonunda “Domatis, domatiiis, haydin domatiiis” diyerek beni güldüren çok başarılı bir filmdir işte :)



Muhsin Bey’i herkes bilmez belki..En azından öyle allı pullu özel kanallarda yayınlamadı şimdiye kadar..TRT’de izleme fırsatı buldum ben de 2-3 kere..Ali Nazik’le, onun Türk Sanat Musiki’si hayranı yapımcısı arasındaki ilişkiyi ele alır film..Urfa’dan gelen Ali Nazik arabesk okumaya çalıştıkça, Muhsin Bey engeller..Günümüzde de halen süregeldiği gibi bir işte önemli olan sanat değil, para kazandırması olduğu için Muhsin Bey eldeki avuçtaki her şeyini kaybeder..Ama boyun eğmez..Uğur Yücel’le Şener Şen’in belki de dostluk anlamında ilk adımlarını attıkları filmdir bu :)



Sonra Eşkıya oldu Şener amca..Çok da yakıştı bu rol kendisine..Hep güldüren o adam gitti, yerine aşkı için yıllarını hapiste geçiren, dağlara korku saçan ama şehirde bir o kadar korkan eski bir eşkıyanın öyküsüydü bu..Boynunda dürbünü, boynunda cevşeni sevdiğini aradı durdu koca şehirde..Sonunda buldu da..Belki de tek dostu olan Cumali’nin intikamı için tekrar adam vurdu..Vurulduğu sahnede hüngür hüngür ağlattı beni, tıpkı annem ve teyzem gibi :/




Mutfaklarımıza girdi Ali Haydar usta olarak :) İkinci baharını yaşayanların tercümanı oldu..Hanım’ı hanımı yapana kadar her derde beraber göğüs gerdiler..Gerçek aşkın yaşı olmayacağını gösterdiler..Uzatmadan, esnetmeden, bıktırmadan, tadını kaçırmadan tam zamanında bitirdiler diziyi..Aklımızda en güzel şekilde aldı yerini bu dizi, cuk diye oturan adı ve şarkısıyla ;)


Ve en son emekli öğretmen, yeni taksici oldu çıktı karşımıza..İdealleri uğruna, çocuklarından daha çok özen gösterdiği öğrencilerinden ayrıldıktan sonra bir kez daha aşkı bulmasını izledik..Bir baba gibi şefkatli, bir baba gibi koruyucu, aşık bir genç gibi attı yüreği..Hayatta aşkın nerde, nasıl karşısına çıkacağını ve öğrenilecek şeylerin hiçbir bitmeyeceğini gösterdi bizlere..

Şekerpare’de kendini döven düzenbaz komiser, Tosun Paşa’da yağcı zengin, Arabesk’te sırılsıklam aşık, Hababam Sınıfı’nda gaza gelen hoca, Çıplak Vatandaş’ta kafayı yiyen vatandaş, Namuslu Namussuz’da namuslu namussuz :)), Çiçek Abbas’ta delikanlı minibüsçü, Sultan’da “Tultan Hanım” diye ortalarda dolaşan sünepe adam, Kibar Feyzo’da faşo ağa ( :D ) ve daha aklıma gelmeyen onlarca filmde kalbimi kazanan rolleri oynadı işte bu amca :)











İnşallah geri kalan yaşamında 1-2 güzel yapıt daha çeker ve bizlere izleme imkanı sunar..
Ben onun filmleriyle büyüdüm, sanırım daha 2 nesil onun filmlerini ezberlemeye devam edecek..
Türk sinemasının en komik ve yetenekli adamının şerefine olsun istedim bu yazım ;)
İnşallah olmuştur :)

 
posted by Irreducible at 1:24 ÖS | 9 comments
Pazar, Mart 26, 2006
Alışkanlık oldu heralde erken kalkmak..Bir Pazar sabahından beklentisi nedir ki insanın..Benim beklentim güzel bir uyku imkanı sunması..Ama bugün nedense uyuyamadım gönlümce..Ağzımda dünden kalma rakı tadı..Elime bile işlemiş kokusu meredin..
İşte böyle bir halde merhaba dedim doğan güneşe..Uzun zamandır dışarı bakmadığım penceremi araladım..Doğmuş olan güneşi takip ettim uykulu gözlerimle..Esen rüzgara, soğuyan havaya rağmen güneş yine de içimi ısıttı..Bizden çok uzaklarda olmasına rağmen onun varlığını bilmek, sabahları uyandığımızda gökte hemen onu bulmaya çabalamak, akşamları batarken bazen hüzünlü, bazen yine doğacağını bilen gözlerle izlemek..
Çayımı yudumlarken, sokakta oyun oynayan iki küçük kızın neşeli bağırtılarını dinledim..Çocukluğumu bulmaya çalıştım her yanı arabayla dolmuş bu sokakta..Küçük kızlara özendim, üstümü giyinip aşağı koşasım geldi..Beni de oyununuza alır mısınız diye sorsam heralde hayır demezler demi?
Sonra penceremi kapatıp, kendi oyunlarımı oynamaya döndüm..
Kim bilir bi daha ne zaman bakacağım penceremden dışarı..
Kim bilir ne zaman günaydın diyeceğim doğan güneşe..
Belki yine bir Pazar sabahı, randevulaşmadan merhabalaşırız penceremle..
Doğan güneşe el sallayarak..
 
posted by Irreducible at 10:09 ÖÖ | 3 comments
Cumartesi, Mart 25, 2006
1) Uykuya doyamayanlardan mısınız?

Ben doyamıyorum arkadaş..Uyumak gibi tatlı gelen bişey olmuyo..Sabah 7'sinde babamın sesiyle uyanmaktan sıkıldım, bunaldım, bıktım..Niye ben de yaşıtlarım gibi istediğim saatte uyanamıyorum..Bi 5 dakika fazla uyumak için 1000 dereden su getiriyorum..Gece 6-7 saat uyku doyurmuyo beni..Yetmiyo, yetiremiyorum..Servise binip, koltuğa oturduğum anda uyku pozisyonunu alıp uyuyorum..Yetmiyo işe gelince 9'a kadar koltukta uyuyorum..Yetmiyo akşam dönüşte serviste uyuyorum..
Uykumu çalanlara sesleniyorum:
Sabrın da bi sınırı var!!

2) Abilik..


Ben annemim, babamın tek çocuğuyum..Ne abim oldu, ne kardeşim..Ama son senelerde bir çok abi ve kardeş kazandım..İstanbul'a gittiğim günün birinde tanıştığımız sonraki gidişimde beni evine alan, yatağını veren, yemeğini, rakısını paylaşan, muhabbetiyle kalbimde abilik mertebesine ulaşan nadir insanlardan olan birine itafen yazıyorum bunu..Dün maçtan eve geldiğimde sevgilimden sonra merak eden, kötü bir şey olup olmadığını soran, kavga muhabbeti yüzünden telefonda sıkı bir küfredip, bana kızan Genco abiye bin selam olsun :) Belki de yaşantısına en çok özendiğim insanların başında geliyodur kendisi..Sinema sevgisinin yarısını ondan aldım sanki..Yazın eve dönüşte elimdeki bütün filmleri bir solukta izledim tekrar :) Ellerinden öpüyorum, sen kızsan da dede diyorum hala sana :) Ha bir de kardeşin seni evermeden evlenmeyecek ona göre ;)

3) Özlemişim..

Ne zamandır tribün ortamının havasını tatmamıştım..Bir koltuğu paylaşan dört ayak, omzunda duran bir yabancı eli, havaya kalkan balyoz gibi sert yumruklar, arkadaşlık, dostluk, kardeşlik ortamını özlemişim..Hiç pişman olmayacağım işlerden biridir şu ortam..Özlemişim beraber bağırmayı, beraber terlemeyi, sesimi kısmayı..Özlemişim siyahı, beyazı bağırarak yaşamayı..
Diğer özlemler de birer birer bitecek zamanla..


Şafak 23..
 
posted by Irreducible at 10:30 ÖÖ | 4 comments
Perşembe, Mart 23, 2006
Bahar geldi diye sevinirken, rengarek açan bir çiçek, masmavi bir gökyüzü hücrelerimdeki aktivite miktarını arttırırken ne olduysa bugün kendimi pili bitik hissettim..Başımın ağrımasını, karnım da destekleyerek sanki bana bir mesaj vermeye çalıştı..Paydos zamanı yaklaştıkça konuşmalar beynimin içinde gireceği yeri bulamadı adeta..İnsanların dudakları büyüdükçe büyüdü, sözcükler kafama kafama vurdu..Bedenim ağır geldi bana..
Yapılacak işleri düşündükçe, yazılması gereken raporu, başlayacak olan okulu ve insanı insanlıktan çıkaracak dersleri düşündükçe dibe doğru battığımı hissettim..Sanki kurtuluş için çaba yeterli olmayacak gibi..İnsanüstü bir çaba gerekecek..
Bunların üstüne bir de sevgiliye olan özlem eklenince yorgunluğumun başına bir çarpı işaretiyle beraber bilinmez bir katsayı eklendi..
O yüzden sabah uyandığımda bir şeyleri değiştirmek için başlangıç adımlarını atmam gerekli..
Gerçekten gerekli..
 
posted by Irreducible at 7:38 ÖS | 10 comments
Salı, Mart 21, 2006

Loş bir odadaydı çocuk..Burnuna izmarit kokusu gelmişti..Belki bu sayede uyanmıştı derin uykusundan..Dışardan gelen yağmur sesini dinledi usulca..Odanın camını açtı..Islanan toprağın o güzel kokusunu içine çekti..Bedenini yokladı soğuk elleriyle, kalp atışlarını hissedince rahatladı..Rüyasında kalbini kaybetmişti bir yerlerde..Bu rüyayı 2-3 senedir devamlı görüyordu..Biri alıp saklıyordu kalbini, sanki bulmaması için..Camı kapatıp, ağır ağır yanan sobaya yanaştı..Kapağını şöyle bir araladı, ve kenarda duran iki parça odunu sobanın içine attı..Bağdaş kurup, sobanın köşesine ilişiverdi..Hem ısınacak, hem de rüyasını düşünecekti..Bir an duraksadı..Ne görmüştü ki rüyasında..Birileri kalbini almıştı, hiç bir yerde bulamıyordu..Kim alırdı ki onun kalbini, hem ne işine yarardı başkasının..O güne kadar hiç düşünmemişti bunu..Kalbini sadece kendinin sanıyordu.. Ama ya bir gün kalbini biri alırsa ne yapacaktı..İçini birden derin bir kaygı kapladı..Başını ellerinin arasına aldı ve uzun bir off çekti..Rüyasında olup bitenlere bir türlü anlam veremiyordu..Aydınlanmamış bir nokta vardı bu rüyada..Düşünce çıkmazında boğulacakken saati fark etti..Nerdeyse 10’a geliyordu..Saat 12’de uzun zamandır görmediği ortaokul arkadaşlarıyla buluşup, hasret gidereceklerdi..Aceleyle dolabından bir kazak seçti..Evden çıkmadan önce son kez sobanın başına gitti..Gözlerini odunların üzerindeki alevlere dikti..Bir müddet öyle bakakaldı ateşe..Bugün bir şeyler olacaktı, hissediyordu..İçindeki sıcaklık, onu bir an önce evden çıkmaya yönlendirdi..En sevdiği botlarını giyip, kapıdan dışarı attı kendini..Sokağın başına kadar koşar adım gitti..İlk gelen otobüse atladı, biletini basıp arkaya doğru gitti..Tek eliyle kenardaki demirden tuttu ve camdan dışarıyı izlemeye başladı..Kış neredeyse bitmişti ve bahara doğru kayıyordu hava..Gökyüzü masmaviydi..Neden sonra bir anda kitlenen trafiği fark etti..Etrafı şöyle bir süzdü..Geleceği yere yaklaşmıştı ama bu trafikte gitmesi yarım saatini alırdı..“Kaptan arka kapıyı açar mısın!” diye bir ses yükseldi yanından..Arka kapının açılmasıyla birlikte 4-5 kişi kendini dışarı attı..İnerken burnuna tanıdık bir koku geldi ya da öyle sandı..Kafasını sağa, sola çevirirken arkasından gelen bir kız gördü..Hiç yabancı gelmemişti bu surat ona..Beynindeki nöron sayısı hızla arttı ve hafızasındaki yüzler içinde hemen bir arama yaptı..Hislerinde yanılmadıysa bu kız, ortaokulda hep gördüğü ama hiç konuşmadığı bir arkadaşıydı..O zamanlar o da bilmiyordu niye konuşmadığını bu kızla..Yaklaşmamıştı hiç yanına..Hep uzaktan seyretmişti bu uzun saçlı kızı..Acaba niye diye düşündü..Bir yanıt bulamadı kendi içinde..Ara sıra kafasını çevirip arkasındaki kıza bakmayı ihmal etmedi..Her bakışında biraz daha uzun tuttu gözlerini bu uzun saçlı kızda..Geçmişi tekrar yaşadığını düşündü..Bir kaç adım daha atıp, yol kenarındaki bir bankın kenarına oturdu..Arkasından gelen uzun saçlı kızı gözden kayboluncaya kadar izledi..
Sonra elini istemsizce kalbine attı, rüyaların aksine uzun zamandır hiç olmadığı kadar yerindeydi..Ve anladı kalbini uyurken kimin aldığını..
Banktan kalktı, gözden kaybolan uzun saçlı kızın gittiği yöne doğru hiç durmadan koştu...

 
posted by Irreducible at 11:53 ÖS | 9 comments
Pazartesi, Mart 20, 2006
Şimdi halı saha maçından geldim ama ne maçtı anlatılmaz, ancak yaşanır..Ama ben yine de anlatayım birazcık :P Halı sahaya giderken kullandığım yol kapatılınca kısa süreli bi tereddütten sonra yoldan geçen vatandaşa sorup hemen başka yol buldum, tam 4 dakka kala yetiştim..

ETU'nun medarı iftiharları, kartal parçaları Elektronik takımı ve saplarla dolu takımı makinacılar (:P) karşılaşacaktı..Maçın başlamasıyla beraber kıran kırana bi mücadele yaşandı sahada..Çok talihsiz goller yedik ama atmasını da bildik..Defansta Frodo ve Puyol lakaplı genç oyuncu Canoş tekmeye kafa sokarak bu maça nasıl hazırlandığımızı gösterdi..Normal süresinde 2 farkla yenildik ama devam edelim dedik..Azim ve hırsla maça asıldı 70. dakika gibi öne geçtik..Sonra bi onlar attı bi biz attık..Maç uzadıkça uzadı..İki fark yapan maçı kazansın dedik ama bi türlü 2 fark olmadı :) Orta sahada ve ilerde yaptığım hareketlerle rakip takım oyuncularının bile takdirini kazanan ben bile kurtaramadım takımımı :P Heralde maç 20-18 filan bitti..Bi 10 golü ben attım :D Hem bitirici vuruşlarımla, hem de asistlerimle yıldızlaştım :P Az daha kendimi översem uçacam :D Bu maça yürek dayanmazdı, belediye bile yeter artık bırakın gidin diye sokak lambalarını söndürdü :O

Neyse bunlar gecenin güzel yanıydı..Kötü yanı ne mi??

ÖLÜYORUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUUM :(((((
 
posted by Irreducible at 11:05 ÖS | 8 comments

Hali hazırda bi sürü ISO sertifikasına sahip olmamıza rağmen fazla sertifika göz çıkarmaz diyerekten bir yenisini daha eklemek istedik bizimkilerine :) İş yaptığımız amcalar öyle istemişler..Sizin şu belgeniz yok, onu da alırsanız çok daha güzel olur demişler galiba :/
Veee büyük gün geldi..Son 1 aydır büyük bir titizlikle şirketteki bütün eksikleri, gedikleri düzelttik, makyajı yaptık :) Bütün uygunsuz elektrik ekipmanları özenle gizlendi, aman pardon çöpe atıldıı :P Kalite kontrol birimi de heralde son 1 haftayı uykusuz geçirdi :) Ne zaman görsem sağda solda bir yere koşturuyolardı..Ama sanırım her şeyi hallettiler ve bugün bu denetlemeyi atlatacağız ;)

Sonra gel keyfim gel :)) Zaten stajın bitmesine 26 gün kaldı, kim tutar beni huleeeeynnn :P
 
posted by Irreducible at 10:57 ÖÖ | 2 comments
Pazar, Mart 19, 2006
Evet başlıktan da göreceğiniz gibi babama araba kullanmayı ögretmek gibi ulvi bir görevim var benim :) Genelde hep tam tersi olur, babalar çocuklarını direksiyon başına oturturlar ama bizde tam tersi işliyo..3-4 kere sürdürdükten sonra bugün 5. sürüşe çıktık heralde..Havanın kararmış olması babamın gözünü azıcık da olsa korkuttu ama pek trafik olmayan bir yola götürdüm..İlk gittiğimizde ardarda istop etme rekoru kırmıştı :)) En son 13. ya da 14. istopta benim beynimin üzerinden dumanlar çıkıyordu :)) O da anladı kızdığımı tam bırakacaktı istemiyorum araba sürmek diyecekken, hadi canım, hadi cicim diyerek arabayı kaldırmayı başarmıştık :)

Bugün öyle bir durum olmadı..Bütün duruşlardan sonra tertemiz kaldırdı arabayı..Kavşağımsı yerlere gelince biraz heyecanlandı, benden 10 üzerinden 5 aldı ancak :P Ayrıca babama selektör yakmayı öğrettim ama iyi mi ettim bilmiyorum, devamlı yaktı karşıdan gelenler heralde içinden bi küfretmişlerdir :)) Bi de halen frenlemeleri iyi değil ama olsun zamanla onu da düzeltiriz..Ne de olsa benim gibi trafik kurdu oğlu var :P

Babamın trafige çıkacagı günü iple çekiyorum :) Size de bildiriciiim o büyük günü merak etmeyin :P
 
posted by Irreducible at 7:41 ÖS | 2 comments
Cumartesi, Mart 18, 2006
Dün eve geldiğimde kafamda başka planlar vardı..Yemeğimi yeyip maç izlemeye gidecektim..Ama annemin su koyuvermesi nedeniyle babamın elinde Ataol Behramoğlu'nun şiir dinletisine bir adet fazla bilet vardı..Ne yapsak, ne etsek derken gidelim hem babamızı yanlız bırakmayalım, hem de Haluk Levent'in sesinden dinleyip çok sevdiğim "Bu Aşk Burada Biter"'i şiir diliyle yaratanının sesinden dinleyeyim dedim..
Migros Sanatolia sahnesinde yapılan bu dinletiye katılım çok düşüktü..Bu usta şairin de gözünden kaçmamıştı zaten..Sahneye çıktığında hafif bir kırğınlık duyduğunu belirtti..Ankara gibi milyonluk bir kentin 300-400 kişilik bir sahneyi dolduramamasından şikayet etti..CUMOK'un düzenlemiş olduğu gecede Ataol Bey genel anlamda aşkın yanında, dünya görüşünü yansıtan şiirlerinden bir demet sundu..Mikrofonu bulmuşken her insan gibi azıcık da siyaset konuştu tabi :))
Üç bölüme böldüğü dinletisinde özellikle heyecanı gözümden kaçmadı Ataol Bey'in..Kitaplarda şiirler arasında kayboldu kimi zaman..Sesi titredi eski günleri düşünürken..Arada güldü, bizi de güldürdü..Haluk Çetin'in Ataol Behramoğlu'nun şiirlerinden yapılmış olan 3 eseri gitar eşliğinde okuması da gecenin güzelliklerindendi..Ayrıca bilenler bilir İlhan Erdost'un kızı Türküler'de Ataol amcasını seyretmeye gelenler arasındaydı..İlhan Erdost'un cezaevinde dövülerek öldürülmesinden sonra yazdığı şiiri Türküler için okudu..
Sosyal, siyasal ve duygusal anlamlar bırakan bu güzel şiir dinletisinin ardından akıllarda ve kalperde kalan en güzel dizeler şunlardı:

Kızım

Bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım..
Sevincin ürünüdür insan, nefretin değil..
Zulmün önünde dimdik tut onurunu..
Sevginin önünde eğil kızım..


AŞK İKİ KİŞİLİKTİR

Değişir yönü rüzgârın
Solar ansızın yapraklar.
Şaşırır yolunu denizde gemi
Boşuna bir liman arar.
Gülüşü bir yabancının
Çalmıştır senden sevdiğini,
İçinde biriken zehir
Sadece kendini öldürecektir.
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk, iki kişiliktir.

Bir anı bile kalmamıştır
Geceler boyu sevişmelerden
Binlerce yıl uzaklardadır
Binlerce kez dokunduğun ten.
Yazabileceğin şiirler
Çoktan yazılıp bitmiştir.
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk, iki kişiliktir.

Avutamaz olur artık
Seni bildiğin şarkılar.
Boşanır keder zincirlerinden
Sular, tersin tersin akar.
Bir hançer gibi çeksen de sevgini
Onu ancak öldürmeye yarar.
Uçarı kuşu sevdanın
Alıp başını gitmiştir
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk, iki kişiliktir.

Yitik bir ezgisin sadece,
Tüketilmiş ve düşmüş gözden.
Düşlerinde bir çocuk hıçkırır
Gece camlara sürtünürken.
Çünkü, hiç bir kelebek
Tek başına yaşamaz sevdasını.
Severken hiçbir böcek,
Hiç bir kuş yalnız değildir.
Ölümdür yaşanan tek başına
Aşk, iki kişiliktir.
 
posted by Irreducible at 12:25 ÖS | 2 comments
Perşembe, Mart 16, 2006
Kedilere karşı öyle çok büyük bir sevgim, sempatim, empatim, nefretim olmadı bu yaşıma kadar :) Bazılarının çok tatlı olmasına rağmen çocukluktan kalma kedi, köpek ve tüylü hayvanlarla pek yakın temasa girmeme huyum yüzünden hiç sevmedim bu tatlı hayvancıkları..Hatta misafirlikte filan yanıma çok sokulurlursa sahibinden kibarca kedisini uzaklaştırmasını istedim, yoksa kedisini son görüşü olacagını da üstüne basa basa söyledim :) Her an üstüme atlayıp Zorro misali yüzüme adlarının baş harflerini kazıyacaklarmış gibi haşin ve gaddar durdular uzun yıllar..

Sonrasında yavaş yavaş pek bi datlı hayvanlar olduğunu düşünmeye başladım kedülerün :) Hele sahibiyle uyum sağlayan düdük makarnalarını ve yukardaki gibi kahve kupasına sığacak kadar küçük ve şirinlerini gördükçe iyice kanım ısındı :) Böyle giderse ilerde küçük bi kedi alıp, büyüyene kadar besleyebilirim :P Büyüyünce ne yaparım bilmiyorum çünkü Garfield gibi şişko bi kedi filan olursa istemem..Formunu korumalı..Haa bi de fare filan çıkarsa evde hemen imha timi edasıyla yok etmeli..Arabaya bindirdiğimde uslu uslu oturmalı yanımda, eve geldiğimde kapıda karşılamalı beni :)

Şu yanda duran düdük makarnası gibi fotojenik olmalı benim kedim :) Melül melül bakmalı, nice canlar yakmalı..Ummadık yerlerden, ummadık zamanlarda çıkıp güldürmeli yüzümü..Banyo yaparken çok naz edip, sağı solu batırmamalı..Kendi yemeğini kendi yapmalı, televizyon izlerken önümden geçmemeli, temizliğe yardımcı olmalı :? Yok yok abarttım biraz, benim kediyle karıştırdım galiba bi anda :)
Ne diyodum bi tane almak lazım eve böyle tatlı bi kedi..Tabi önce misteRio kod adlı kediyi ikna etmek lazım, bir eve iki kedi fazla derse yapılabilecek bişey yok :( Aslında ben kedimden çok memnunum, pek memnunum :) Vazgeçtim istemiyom başka kedi :P

*Devamlı fikir değiştiren insan mahlukatı

 
posted by Irreducible at 10:19 ÖÖ | 3 comments
Çarşamba, Mart 15, 2006

Damak tadımızın vazgeçemediği Yeni Rakı eskiden ne de hoş bir görünüm içinde gelirdi bana..Dümdüz bir şişe, tasarımdan noksan..
Ama içmeye başladıkça dünyanın en güzel şişesi oluverdi birden..O zamanlar küçüktüm babamın "Al bakalım bi yudum" demesi sonucunda tanıştım kendileriyle ilk kez..Bogazımdan aşagıya dogru sımsıcak bir şeyler indi..Kokusunu sevmemiştim aslında ama kırmayacaktım babamı, agzıma büyüyen koca bir yudum aldım..
Sonra büyüdüm artık kendi istegimle yudumlamaya başladım bu meredi :) Başladıkça devam ettim, ben ettikçe de şekli değişti rakının..Her yere giren estetik sevdası rakımıza da el attı..Ama iyi etti :) Yılların Yeni Rakı şişesi değişti..İlk görüşte bir kez daha aşık etti beni kendine :) İnce belli, çok afilli, karizmatik bişey oldu :) Dost sohbetlerinin tam ortasına oturdu..İçmesini bilenle beraber içince doyumsuz bir kültür lezzetini beraberinde kalplerimize soktu..
Boy boy, herkese göre olan bu leziz içecegi tatmadıysanız benden size tavsiye;
Aile boyu isteyen 70'lik, 2 kişilik isteyen 35'lik ve cebe sokmalık 20'lik boyunu en yakın tekel bayiinden temin edebilirsiniz :)
Çok bekletmeyin yavruları sonra küserler haa ;)
 
posted by Irreducible at 1:57 ÖS | 3 comments
Salı, Mart 14, 2006
Kahrolsun Kabasakal, Yaşasın Temel Reis :))

Temel Reis, Barış Manço'yla birlikte çocuklara ıspanak yemeyi aşılayan iyiliksever bi denizci amca..Her çocuk en az bi kere izlemiştir Temel Reis'i..Agzında piposu, kolunda çapa dövmesiyle en sevdiğim çizgi filmlerden olmşutur hep..Velhasıl kelam 6-7 yaşındaydım, bigün televizyonda yine Temel amcayı izlemekteydim, o anda beynimde şimşekler çaktı..Dan dan dannnnn!!
Dedim ki ben niye ıspanak yemiyorum, Temel Reis yeyince pazularını 4 katlı bina gibi yapabiliyo, Kabasakal'ı evire çevire dövüyo..Ben niye yapamayayım..Elbet yapabilirdim, ama bana tek gerekli olan şey bi kutu ıspanaktı..En azından ben öyle umut etmiştim :) Babama ve anneme dedim akşam ıspanak istediğimi..Çok şaşırdılar çünkü ıspanagı görsem tanımazdım bile, nerden esti diye merak etmişlerdir heralde :) Akşam olmasını iple çekti, saatler geçmek bilmedi..Ben o arada ıspanagın hayaliyle bekliyorum, ıspanak kutusunu neresinden sıksam açabilirim diye derin düşünceler sarmış küçük zihnimi :P
Ve en sonunda akşam oldu, sofraya yeşil meşil birşey geldi..Ben hala bekliyorum benim ıspanagım nerde diye :) Hani Temel Amca ıspanagı kutudan yiyo ya, ben de öyle istiyorum, aynı ıspanaktan olmalı benim ki de :/ Tabi sonuç hüsran..Ben bu yeşil şeyi yemem diyerek bırakıyorum ve ıspanaga olan bütün sevgim, saygım orada son buluyor..
Hayallerimi yıktın Temel Reis amca :(
Kim verecek şimdi bunun hesabını?
Nerde bu Looney Toons, nerde Safinaz!!
 
posted by Irreducible at 2:47 ÖS | 4 comments
Pazartesi, Mart 13, 2006
Ben büyünce korsan olacam anne..Diğer çocuklara benzememiştim ben canım doktor olmak istememişti, ya da mühendis..Hani eskiden hep bakkal olmak isterdim, sonra dolmuşçu olmak isterdim ya fikrimi değiştirdim işte, korsan olacam ben..Okyanuslara açılıp, elimde şarap şişesi tayfamı yönlendirecem..Bazen gemileri ele geçirmek için kılıcımı kınından çıkaracam..Ayaklarım o kadar seri olacak ki düşmanlarım hızıma yetişemeyecek..
Sonra bir kız sevecem..Kolay olmayacak, dişli çıkacak biraz..Bazen acı verecek, ama çoğu zaman mutluluk, huzur..Yorulduğumda gözüm kapalı güveneceğim biri olacak, gemiyi ona bırakabileceğim..Tayfalar bilecek onun benim ikinci ruhum olduğunu..Sözünü dinleyecekler..Beraber bir sürü ay ışığı eskiteceğiz kamaranın ufak camında..
Sonra bir gün gelecek bırakacaz bütün tayfayı bir sahile..
İkimiz kalacaz koca gemide sadece..
Ben dümende, o güvertede deniz bitene kadar tam yol ileri gidecegiz..
Ben ve o..
Tam yol ileri..
 
posted by Irreducible at 12:37 ÖS | 4 comments
Pazar, Mart 12, 2006
Halı saha maçından yorgun, argın bir şekilde gelip, Ülker pisküvitlerini yendigimizi ögrenip, yolda da futbol maçı dinleyip, bolca sporlu bir gün geçirdim :) Ekstradan sağımdan devam etmekte olan beyaz bir kartal model otomobil beni görmesine rağmen gaza yüklenip üstüme üstüme gelmesiyle sinir katsayımı bir anda tavana vurdurdu..Allah'tan ben usta şöfördüm de, manevra yaparak kurtardım :P
Neyse ne diyodum efenim şimdi dinlenme zamanı geldi artık..Şu yorgunluktan sonra sıcak bir su altında alınan duşun yerini hiç bir şey tutamaz :) Sonra da ayaklarımı uzatıp haftanın yorgunlugunu atacam üstümden..Hoo hoo düşünmesi bile çok zevkli :P
Hakettim dii mi ama azıcık dinlenmeyi ben de :/
Haketmedin diyenler çıkarsa şimdiden söliim yorgunluk filan dinlemem karete kursuna yazılırım hemen :o
Heyt huyt bi daha ki hafta görüşürüz ;)
 
posted by Irreducible at 5:51 ÖS | 2 comments
Cuma, Mart 10, 2006
İnsanın belli bir yaştan sonra emekli olana kadar yapmak zorunda olacağı ve dünyada yaşadığı saatlerin %35-40’a yakınını harcamak zorunda kalacağı kimi zaman insanı bıktıran, kimi zaman büyük bir haz veren ama ne olursa olsun insanı boş durmaktan kurtaran en gerekli şeydir çalışmak..Ben bu işe staj yapmak maksadıyla da olsam erken başlayanlardanım :) Son iki ayımı geçirdiğim fabrikamdan yazıyorum zaten bu satırları ;) İş hayatını azıcık da olsa tanıma fırsatı buluyorum şu an ve bu bulduklarımı herkeslerle paylaşayım dedim :P

İşte genel anlamda ikiye ayıracağım meslekler ve çalışma koşulları;
* Hey sen mühendislik okuyan genç kardeş, arkadaş en çok zorlanacak olan sensin çünkü kitaplarda resmini gördüğün şeyin gerçeğini görünce bayağı bi şaşıracaksın :) Eğer ki masa başı bir mühendis olmayacaksan ve fabrika ortamına gireceksen, kendini bütün zor koşullara hazırla..Kimi zaman elinde tornavida bir işçi gibi vincin üstünde bulabilirsin kendini :) Özenerek aldığın kıyafetleri giyemezsin burada kolay kolay, çünkü kıyamazsın onlara :/ Eve geldiğinde de gözünden uyku ve yorgunluk akan bir birey olmaktan öteye zor geçersin :P
* Sıra sende işletmeci, iktisatçı arkadaş..Senin işin yukardakilere göre daha rahat :) Bi kere bi odan, bi masan ve sana çay getiren biri muhakkak olur..Eğer biraz şanslıysan bir de bilgisayar koyarlar önüne, eğer azıcık daha şansın varsa internete de bağlanabilirsin ;) İşlerinden sıkıldığın zaman otur başına, o site senin, bu msn benim, şu blog onun okuyabilirsin :) Ama dikkatli olmak gerek amire yakalanmadan yaparsak daha iyi olur bunları :P

Şimdi sırada özel sektördeki işletmelerde barınmak için genelde yapılması gerekilen şeyler ;
- Takla atmayı çok iyi bilmek gerek :D Taklacı güvercin edasıyla patrona, müdüre hoş gözükmek gerek..Yoksa yaptığın iş genelde kimse tarafından umursanmaz, dikkat bile çekmez..
- Takla atın dediysem fazla da atmayın sakın :) Kanadınızı kırmak isteyen çok olur çünkü..Her şeyi tadında bırakıp önce işinizi yapın, unutmayı siz işinizi yapmanız için para alıyorsunuz
- O şöyle, bu böyle, diğeri yatıyo, öteki kalkıyo, beriki zam alıyo diye çok söylenmeyin çünkü yanınızdakiler tarafından her an ispiyonlanabilirsiniz :o
- Patronların genelde ne kadar cimri olabileceklerini şimdiden tahmin edin :) Alıştırın kendinizi buna :P (Ben yaşadım ondan biliyoruuum ;) )
- Sevmediğiniz bir işi yapıyorsanız veya yerinizde saydığınızı düşünüyorsanız başka kapıları zorlayın yoksa denilen her şeye mecbur kalabilirsiniz bigün ki bunu istemeyiz :/ :P
- Üniversitenizden en iyi şekilde faydalanın çünkü işveren artık ada degil niteliğe bakıyor ;) Şahsen buradaki müdürlerden sadece bir tanesi benim takdirimi kazanan bir okuldan mezun..
- İş hayatının 3 bacaktan oluştuğunu bilin..Nedir bu bacaklar diye bana sormadan ben yazayım :P Mesleki doyum, sosyal ortam ve maddi kaynaklar ;) Bu üçünden biri eksik olduğu zaman pek uzun çalışmazsınız o yerde..

Son olarak iş hayatına karşı kendinizi güçsüz hissetmeyin çünkü herkes nerdeyse eşit başlıyo bu işe ;)


Gizli ajan Irre

*Gerçek isimler Paintte gelişi güzel bir şekilde silinmiştir :)

 
posted by Irreducible at 2:33 ÖS | 5 comments
Çarşamba, Mart 08, 2006

Şimdi efenim nasıl söylesem, söze nerden başlasam bilemedim..Futbol oynarken çok sık kullanılan ve en begendigim laflardan biri olan bu lafı yazasım geldi bi anda :)
Komple topçu dedigimiz cins bu işte, her mevkide rahatlıkla oynayabilir..Gerekirse igneyle sahaya çıkar terinin son damlasına kadar takımı için akıtır..Kalede panterleşir, ilerde golleri dizer, defansta top geçer adam geçmez, orta sahada tam bir maestro edasıyla taraftarın gönlünde yer edinir :)
Şimdi ben bunu niye mi yazdım :? Açıkcası ben de bilmiyorum tam olarak :) Pazar günü tekrar halı sahalara dönüş yapacak olmam heralde bunda en büyük etken..
Yarın kampa giriyorum yavaştan :)
Bu garip içerikli yazıyı şu güzel sözle noktalıyorum;
"Futbolsun bir hayat düşünülemez."
Anonim
 
posted by Irreducible at 8:07 ÖS | 4 comments
Cumartesi, Mart 04, 2006

Bugün şu yanda afişini gördüğünüz Türk sinema tarihinin bana göre en etkileyici ve en güzel filminin üzerinde iki satır kelam etmek istedi paşa gönlüm :) Bakalım neler yazacak parmaklarım..
Kimileri çok sever bu filmi, kimileri sevmez..Sevenlerin çok olması dileğiyle..
5 yaşında izledim bu filmi ilk defa..Belki ben de ilk defa görecektim uçurtmayı..Ama uçurtmanın sadece uçurtma olmadığını, ona yüklenen anlamları az da olsa anlamıştım o zamanlar..Belki benle yaşıttı o zamanlar filmde oynayan bu küçük çocuk..O yüzden derinden etkilemişti beni seneler önce..Ben o zamanlar hiç ellerim cebimde volta atmamıştım..Hiç gökyüzüne hep aynı yerden bakakalmak zorunda kalmamıştım..Kuşlar babamdan haber getirmemişti hiç..Bir asker abiyle simidimi paylaşmamıştım hiç..Tanımadığım o abinin elini tutmamıştım sıkıca..Yemek yemek için belirli saatim olmamıştı hiç..Annem en güzel yemekleri yapmıştı bana..Koşup oynamıştım arkadaşlarımla..
Ama Barış yaşamıştı bunların hepsini teker teker..Annesinin suçunu çekmeye ortak olmuştu sanki o yaşında..Büyümüş görünüyordu, benden farklıydı..Aslında aynıydı, o da çocuktu sonuçta..Oyunlar oynamıştı, sevmişti, kıskanmıştı, üzülmüştü, ama ağlamamıştı hiç..Küçücük boyuyla herşeye meydan okumuştu sanki..Belki hepimizin yaptıgı gibi platonik olarak sevmişti İnci'sini, ablasını..Dizinde uyumuş, elinden tutmuş, masallar dinlemişti sesinden..Herşeyi sormuştu, hayatı tanımaya çalışmıştı..İftira ne demek ögrenmişti kendine göre..Annesi iftira etmişti o küçük yaşında..O altına yapmamıştı çünkü, hepsi o hınzır Miki'nin başının altından çıkmıştı :) İşte böyle bir çocuktu Barış..Büyümüş de, küçülmüştü sanki..
Bir de İnci vardı hikayede..Bir siyasiydi o..Düşüncesinin suçunu çekmeye yollanmıştı..Kendisini seven o küçük çocuga, annesinden daha çok ilgi göstermişti..Annesinin veremedigi sevgiyi vermişti belki de..Minik bir çocugun herşeyi olmuştu o küçük yerde..Devamlı bir şeyler vermişti ordaki insanlara..Ama verdigi en güzel şey heralde bir uçurtma olarak tekrardan dönmesiydi o yere..Neydi ki bu uçurtma..Niye vurmaya kalmıştı müdür amca..Neden korkmuştu bu kadar..Niye bu kadar sevinmişti insanlar uçurtmanın vurulmamasına..
İşte bu soruların yanıtlarını buldum biraz büyüyünce..
Filmin sonunu izleyenler bilirler, gökyüzündeki uçurtmalar gitgide artar..
Dünyada da ne güzel olurdu de mi..
 
posted by Irreducible at 8:38 ÖS | 1 comments
Perşembe, Mart 02, 2006

Bu sabah uyandığımda farkettim havadaki güzelligi..Bulutlar sanki birbirine küsmüşcesine uzaklaşmışlar birbirlerinden ve güneş amca yüzünü göstermişti tekrar..Serviste giderken yüzümü ısıtmasının yanında, içimi de ısıtmıştı güneş amca..Gökyüzünü yine masmavi görebilmek canlandırmıştı sanki beni..Günler sonra gözümü kırpmadan bütün yol boyunca izledim çevreyi..Bir tek deniz eksikti bu tabloda, bir de sen..Denizi buluruz yine resimlerde ama seni bulmanın vakti var azıcık daha..
Ve sonra..
Temiz havayı uzun uzun içime çektim..Cigerime işleyene kadar..
Tıpkı kokunu içime çektigim gibi..Kalbime işleyene kadar..
 
posted by Irreducible at 7:40 ÖS | 0 comments